7 Nisan 2022 Perşembe

"Ben Prenses Değilim"

Hayır bir prensessin, çünkü sabırlısın, disiplinlisin. Güzelsin. özenlisin. sorumluluğun var. yetkin var. meliksin.

Çok sevdiğim bir öğrencim var, 42 yaşında. Tam yetişkin bir yaş yani. Ders yaparken "yorulduysanız bırakalım" dedim. "Hayır Mervecim, ben prenses değilim, devam edelim." dedi. Halbuki tam da zorlanmasına rağmen devam ettiği için prenses. Tam da her sabah saatinde derse geldiği için prenses. Disiplinli olduğu için, her şeyi mükemmel yapmak istediği için prenses. 


Elhamdulillah.

Keşke kendi de bunu fark etse istiyorum.


8 Mart 2022 Salı

Paintte karalama

Danışman Hocamla doktorayı bırakma kararımı konuşurken bana dedi ki "varlığınla, yapıp etmelerinle değerlisin" dedi. Doktorayı bırakmış olman seni gözümüzde daha değersiz kılmıyor dedi. Tüm bunları konuşurken ben kütüphanedeydim. Sol yanımda bir çocuk bilgisayarın başına geçmiş, paintte bir şeyler boyuyordu. Resim çizmiyordu, düm düz ekranı tamamen griye boyuyordu, satır satır. Sonra onu bitirdi. Karalayarak tüm ekranı maviye boyamaya başladı ve bitirdi. 

Bir yanda doktora, öbür yanda paintte resim çizmek. Pardon, paintte sayfa karalamak. Tamam işte. bazen paintte bir şeylere karalasak da olur. 

1 Mart 2022 Salı

Neden Doktorayı Bıraktım?

Çünkü bana zarar verdiğinden emin oldum. Bir şeyi yapamıyorsak o kapıda durup da ısrar etmenin alemi yok. Çekilmemiz gerekiyor o kapının önünden, kendimize başka kapılar aramamız gerekiyor. 

Şu zamana kadar çok zor şartlarda çalıştım, kütüphanelere gittim, metroda bile makale okuyabildim. ama pandemiyle birlikte eve kapandım, evlendim, yurtdışına taşındım, önce küçük bir şehirde yaşadım, sonra Londra'ya taşındım... Hayatımda bir dolu değişiklik oldu. Rahatlık bakımından, şimdiki kadar hiç rahat olmadım belki de. Evimdeki çalışma ortamım çok rahat, fiziksel olarak. Evde çalışamazsam yürüyerek gerçekten de üç dakikada kütüphaneye gidebiliyorum ve haftada 6 gün açık. Ama yine de çalışamadım. Ve bundan da önemlisi ben bunun stresiyle baş edemedim.

Geçen gün o evin arkadasındaki kütüphanede terapistimle görüştüm tekrar. İlacımın dozunu arttırmaya karar verdi. Ben iyiyim gerek yok falan dedim ama "merve şöyle bri şahlandıralım seni" dedi. Ben de hemen ilaçlarım yetecek mi, İstanbul'dan kim gelecek, bana ilaçları kim getirebilir diye düşündüm. Sağa sola haber saldım, çözüm üretmeye çalışıyorum. Babamın arkadaşının oğlu getirecek, adamı tanımam etmem. Her neyse. 

Sonra bir gece yatıyorum, uyumaya çalışıyorum ama önümüzdeki ay tez izleme var diye stresten uyuyamıyorum. Ve bir baktım ki ben bıçağı boğazıma defalarca sapladığımın hayalini kuruyorum. Siyah bir bıçak, sol yanımdan saplıyorum. Bir dakika Merve yaa, bunu kendine neden yapıyorsun dedim. Neden yani, yedi düvel seferber olmuş, seni iyileştirmeye çalışıyor ama senin kendine yaptığın bu mu dedim?

Tam burada şunu da hatırlatmakta fayda var (bunu ileride kendim okurum diye yazıyorum). Ben uzun zamandır böyle kötü düşüncelerle mücadele ediyorum zaten. O eski küçük evde defalarca tasarladım. Allah'ım lütfen bana yardım et, elimi tut diye geceler boyu ağladım. Bu güzel hayallerimin evine taşınınca da ilk iş kendimi nerede asabileceğime bakmak oldu. Böyle manyak manyak düşünceler yani. Bu atakların da ara ara geleceğinin farkındayım. Sadece kontrolü elden bırakmamam gerekiyor ve bunun kötüye gitmesini engellemem gerekiyor. 

Ben aklı başında, doğruyu yanlışı ayırt edebilen bir kızım. Ama bu düşüncelerin böyle akın etmesine engel olamıyordum. Her neyse. O son gece fark ettim yani ben ne yapıyorum ya? Bu nasıl bir yüklenmektir? Doktorayı bırakırsan bırak ne olacak, dışarıdaki insanların %95'inden fazlası bunu yapmayı denemiyor bile Merve dedim. Sen bunu denedin. Eğer istediğin başarıysa, bu çok iyi bir başarı çiçeğim.

Ve bırakınca şunu fark ettim: Ben zaten başarılıyım. Çok güzel bir üniversiteden mezun oldum. Sırf o diplomamla bile yapabileceğim çok güzel şeyler var. Ki 8 senedir o şekilde öğretmenlik yaptım zaten. Şimdi de burada o yüzden ders veriyorum çocuklara. Asıl benim yüksek lisans tezim çok eğlenceliydi, çok renkliydi, çok da güzeldi bence. Yani ben çok iyi bir üniversitede yüksek lisans da yaptım zaten. 

Hamdolsun.

Şimdi oturup, tüm bunlara şükretme zamanı.

Ayrıca şunları da yazmak isterim, her hafta doktoradan üç arkadaş toplanıp konuşuyoruz, ikisi asistan ve ben sadece doktora öğrencisiyim. Geçen haftalarda aldıkları maaşı duyunca kendimi çok enayi gibi hissettim. Nasıl yani ya dedim? Bu zamana kadar neden ben yemek ısmarlamışım ki dedim. Yani yemek ısmarlayıp ısmarlamadığımı bilmiyorum ama benim en az iki katım maaşları varmış. Nihayetinde aynı işi yapıyoruz? O zaman ben niye yapıyorum? Niye sağlığımdan oluyorum ki dedim. Tamam onların benden fazla yaptıkları iş var ama ben hem öğretmenlik yapıp hem doktora yapyorum ve totelde onlardan çok daha az kazanıyorum. 

Aha! asıl önemli mesele. Ben hep "alimlerle haşrolmak" istediğim için doktorada ısrar ediyordum. Sonra rüyamı hatırladım, rahmetli amcamı da rüyamda Peygamber'imizin de olduğu alimler meclisinde görmüştüm, meczup dayım da oradaydı. Benim amcam mühendisti. Alimlerle haşrolmak için illa doktora yapmak gerekmez belki de? 

Hem şuanda bu ülkede bana açılan kapılara baktığımda hem öğrenci hem öğreten pozisyonunda bir yerde görüyorum kendimi. Tam bugün yani. Hem çocuklara bir şeyler öğretmeye çalışıyorum, hem de bir yandan öğrenmeye gayret ediyorum. Dilimi geliştirmem gerekiyor çünkü içimdekileri aktarabilmem için.

Doktorayı neden bıraktım meselesinden biraz uzaklaştı sanki, emin değilim, her neyse. Bıraktım işte. Teknik olarak 6 ay daha doktora öğrencisiyim. Bu sürede belki buradaki üniversitelerle yazışırım, mail listelerine girmeye çalışırım. Eskiden tanıdığım arkadaşlara mail atarım. Sonuçta artık bir doktoram yok. Bunlara şimdi vakit ayırmayayım, doktorama bakmalıyım demeyeceğim. 

Yuppi.

Elhamdulillah.

Arkama yaslanabiliyorum. Misler gibi.

Uzanıp gözlerimden öpüyorum.

Sevgiler.

13 Şubat 2022 Pazar

About Reading

Ben 10 ay boyunca Reading adlı küçük bir şehir de yaşamıştım. İlk taşındığımda artan vakalar sebebiyle 4 ay boyunca tam kapanma vardı. Yani şehirde sadece marketler açıktı. Kafelerin sadece gel-al servisleri açılmıştı. Sonra zamanla kurallar gevşeyince ve ben de evden çıkabilince, gidip çarşıdaki şirin bir İngiliz kafesinde bilgisayarımı elime alıp notlar tuttum. Bu notlar onlar:

The notes I wrote down what I saw while sitting in the cafe

Reading Yaşlıları

Dikkatimi en çok çeken şey: yaşlı çiftler. Yan yana yürüyen yaşlı çiftler. Birlikte markete gidenlere de şaşırıyorum ama en çok bir kafeye gelip kahve içip giden yaşlı çiftlere şaşırıyorum. Büyük bir olay değil, bir seremoni değil ama geliyorlar, kahvelerini içiyorlar ve gidiyorlar. Mesela şu anda tam yan masamda bir çift var, tam böyle. Geçen gün de aynı şekilde bir çift gelmişti. Aynı şekil dediğim, erkek daha yaşlı olduğu için geçip oturmuştu ve kadın siparişi verip kahveyi alıp gelip masaya oturmuştu. Hiç konuşmuyorlar ama birbirlerine kızgın da değiller. Sakin sakin kahvelerini içiyorlar. Hatta teyzem hapur hupur kekini yiyor. 

Biz böyle sahnelere hiç alışık değiliz tabi. Mesela hala şeyi yadırgıyorum, teyzem çok yaşlı, kahve siparişi verdi ve kafedeki kız kahveyi uzatıyor, teyzenin gelip almasını bekliyor. Biz olsak zahmete girer, o büfeyi geçer, kahvesini masaya koyar. Teyzeye, amcaya mutlaka bi laf atarız. Tabi tüm bunları yaparken de onlara bakıma muhtaç oldukları mesajını vermiş oluruz. Halbuki yo, gayet de kendi işlerini kendileri görüyorlar işte. Güç bela bile yürümüyorlar. 

Yalnız hiç konuşmuyorlar dedim diye mi bilmem, konuşmaya başladılar. Ne dediklerini anlayamıyorum, çok İngiliz çıktılar. Her neyse, biz o çiftimizi bırakalım, devam edelim.

Türkiye’de bu yaşta insanları eşleri hayatta bile olsa tek görmeye alışığız. Bu çok garip değil mi? Şöyle bir teyzeyle dedeyi yan yana görünce şaşırıyoruz. Belki de benim etrafımda yoktur ama çarşıda pazarda bile çok ender görüyorum yahu. Teravihe giden teyzeler amcalar bile cinsiyetlere göre dağılıp gidiyor. Teyze geliniyle, torunuyla, yeğeniyle gider, amcalar genelde tek gider gibi geliyor bana. Bu gözlemim ne kadar gerçeği yansıtıyor bilmem, sadece bana öyle geliyor.

İlk geldiğimde de çok dikkatimi çekmişti, hala çift görünce şaşırdığıma göre 6 ayda alışamamışım buna demek. Güzel.

Gençler

Çarşıya inip de gelip geçen insanlara baktıkça sanki insanoğlunun en zor dönemi ergenliği gibiymiş hissediyorum. Çocuklara bakıyorum, mutlu, yaşlılara bakıyorum, bir dinginlik var, yetişkinler yanlış da olsa bir şeyleri yerine koymuş gibi, ama ergenler öyle mi? Üstlerine başlarına çokça özenmişler ama bir yandan da hiç ilgilenmiyormuş havası veriyorlar. Bedenleri yetişkin bedenine benziyor ama onla ne yapacaklarını bilemiyorlar. Kaş göz süzmeler, abartılı kahkahalar bir yandan da utangaç bakışlar. Allah iyilerle karşılaştırsın, doğru yoldan ayırmasın diye dualar ediyorum gördükçe. Zor, çalkantılı bir dönem umarım doğru yolu bulurlar diyorum. Ve böyle endişeli gözlerle bakıyorum onlara. Çok yanlış yapacaksınız ama kendinize zarar vermeyin olur mu demek istiyorum. Sizler azizsiniz, izzetlisiniz, şereflisiniz, maddi boyutunuzun da manevi boyutunuzun da devasa bir değeri var ve kimse buna zarar vermemeli, kıymetinizi bilin demek istiyorum onlara. İçinizde müthiş bir potansiyel var, lütfen güzel işler yapın diyesim geliyor. O enerjiyle neler neler yapılmaz ki, kum yığını ver kocaman kale yapsınlar, yetişkinler olur mu olmaz mı diye tartışına kadar onlar suyu taşır getirir, dener yanılır bulur kaleyi diker boyunca. Böyle düşünüyorum.

Aşıklar

Ara ara yeni tanışan çiftler görüyorum, o kadar belli ki yeni tanıştıkları. O karşı cinsi tanımanın heyecanı, beğenilmenin getirdiği güzellik ve utangaçlık, o kadar güzel hissediyor ki insan onları görünce. Mesela daha demin benim kahvemi ikram eder, sizin için isterseniz masayı silebilirim diyen kız önümden geçti, kolunda çantası, yanında güzel bir delikanlıyla. Böyle ikisi belli bir mesafede uzak uzak duruyorlar birbirlerine kaçamak gülüp bir yandan muhabbeti sürdürmeye çalışıyorlar. Bu ana şahit olmak bile insana çok iyi geliyor.

İnsana insan gerek diye çok düşünüyorum, çünkü 6 aydır çok az insan görüyorum. 6 ay önce de çok insan gördüğüm söylenemezdi ama en azından 10 katı daha fazla insan görüyordum. En azından pazara gidince pazarcı abiyle laflayabiliyordum, komşulara börek tarifi sorabiliyordum, yoldan geçen Afganlara Bim kart uzatıp “bunu biliyor musunuz?” diye sorabiliyordum. Her neyse, mesela şu an bu kafeye gelip yanımda yöremde insanların konuştuğunu duymak bana o kadar iyi geliyor ki. Gördüklerimin illa ki aşıklar olmasına gerek yok. İnsanlar, geçiyorlar yanımdan, onlar da bir şeyler yaşıyorlar. Hepimiz bu dünyadayız, bir şekilde imtihanlar oluyoruz, seviniyoruz, üzülüyoruz, ağlıyoruz, yaşıyoruz, bazen hiçbir şeyi umursamıyoruz, ama buradayız işte. Ve birileri bir diğerlerine aşık oluyor ve bunu gördüğümüzde bile mutlu olabiliyoruz. Bu kadar işte.

Kafeler

Açıkçası öyle çok fazla kafesini bildiğimden değil ama bugün fark ettim ki, ben picnic’te oturuyorum ve buraya hep İngilizler geliyor. Yani yanımda yöremde hep nezih İngiliz aksanlı kimseler oturuyor. Ama şu karşıki kahvaltıcıda hep göçmenler, yanımdaki Starbaks'ta göçmen bile olduklarından şüpheliyim, korona olmasa turistler diyeceğim, onlar var, köşedeki costa’da ise her öğlen Türk amcaları görüyorum zaten ama orada da genelde göçmenler. Picnic’te ise yaşlı amcalar bile geliyor. Belki Costa’da da otursam böyle düşüneceğim, emin değilim. Belki bir ara orada da oturum.

Kafedeki Çocuklar

İlk defa bu kadar çok çocuk var. Sessiz sakinler ama yine de çocuklar. Ne istedikleri konusunda kararsızlar. Tabi ki smokinli bir beyefendi gibi kibar kibar oturmuyorlar. Ama yine de etrafı yıkmıyorlar. Uslular yani. Bunda sürekli açık havada olup enerjilerini boşaltmalarının etkisi olabilir. Yoksa bunlar da boş olan sandalyelerde oturuyorlar, etrafa yayılıyorlar, sürekli hareket halindeler. Havuçlu kekim ne zaman gelecek diye sabırsızlanıyor mesela çocukcağız.  

Ayrıca belirtmem gerekir ki, ne kadar cinsiyet eşitliği dersek diyelim, çocuğun kekiyle yiyeceğiyle anne daha çok ilgileniyor. Evet, gidip yiyecek alan babalar da var ama yine de anne tabaklara eşit paylaştırmaya çalışıyor, falan filan. Yaşlı çiftlerde zaten kahveyi alıp adamın önüne koyanlar hep nineler. Gençlerde de durum çok da farklı değil. Bu kötü bir şey mi? Artık emin değilim. Eskiden adaletsizlik gibi gelirdi.

Şimdi de bebek arabasıyla bir baba geldi. Geldiğinden beri sipariş verirken dahil telefonda konuşuyor, şu anda da kulağında hala kulaklık, arada gülüyor, bir yandan da çocuğuna yemek yediriyor. Çocuğuyla mı konuşuyor yoksa kulaklıkla biriyle mi konuşuyor bilmiyorum. İstanbul’da böyle bir manzara görsem adama kahraman gibi bakardım. Burada da çok görmüyorum ama yine de görünce şey dedim: Mesai saatleri azdır, eşiyle ikisi de part time çalışıyordur ve bugün çocuğa bakma sırası adamdadır.

Biz bu kadar uzun saatler çalışıp az para kazandığımız sürece bu cinsiyet eşitliğini uygulayabilmek zor gibi geliyor bana. Bilmiyorum. Kafamı kurcalayan meseleler bunlar.

Tarz Sahibi İnsanlar

O kadar az ki! Bunu bir türlü anlayamıyorum. Gerçekten bu ülkede çok ucuza çok güzel bir şekilde giyinebilirsiniz. Ama bunu tercih eden çok çok az insan görüyorum. Mesela şuan bir kadın geldi kafeye, elinde koca koca Zara poşetleri var, tarzı da tam zara zaten. Bakıyorum, ayakkabısı düz spor ayakkabı, tabanı leopar desenli sadece ve hakikatan hoş duruyor. Üzerinde üç kat fırfırlı kruvaze siyah kısa kollu bir elbise, siyah büyük tote çanta, saçlar düz toplu, gözlüğü leopar desenki. Çok çok sade. Ama çok şık. Onun dışındaki çoğu kişi kot tshirt. Bu kadın da kot tshirt giyebilir ama giyse de şık olur, boynuna bir fular takar ya da bir kolye falan. Daha demin otururken rujunu tazeledi. Ama bakın sadece rujunu, yüzünde herhangi bir şey yok. Burada Türkler kadan makyaj yapan bir tek Rusları görüyorum zaten. Aklım almıyor ama neden bu insanlar şık olabilecekken olmamayı tercih ediyor?

Bugün 12-1 arasında da picnic’teydim. Çok daha fazla şık insan gördüm. Belli ki buralarda bir yerlerde çalışıyorlar ve öğle arasında bir şeyler atıştırmak için geliyorlar. Salatamsı şeyler alıyorlar. Eh çünkü zaten burası vegan/vejeteryan bir kafe. Home made kekler satmasıyla ünlü. Yani çikolatalı kek yerken vicdanınızın o kadar da sızlamadığı bir yer. Vegan toplar falan satıyorlar, onu görünce sen yanındaki çikolatalı keki de sipariş versen şöyle hissediyorsun: ama bu zeytinyağlı, sağlıklı. Yine de fabrikasyon keklerden iyidir. 

Kafe

Bu sefer biraz daha yola yakın bir yere oturdum. Kendimi kafede hissediyorum ama neredeyse yoldayım. Artık buranın insanlarına alıştım, Londra’dan farklı, daha sade, hatta neredeyse görünmez insanlar. Birkaç gündür Müslümanların sayısının fazlalığı dikkatimi çekiyor. Ama o da normal geliyor yani. Bu arada bulunduğum kafe gerçekten bir İngiliz kafesine benziyor. Çünkü burada bembeyaz solukça tenli kızılca saçlı bir beyefendi de çalışıyor. Ortama bir tane böyle beyaz tenli koy, kendini hemen Britanya’da hissediyor insan zaten. Güzel bir his. Çünkü hemen ilerideki Tortilla’yı gördükçe Washington’daki Tortilla’da tüm yemeği üstüme döktüğüm geliyor, köşedeki Pret a Magner’den de ilk Washington’da alışveriş yapmıştım. Mağazalar zaten aynı, restoranlar zaten aynı, fast food lokantaları, kafeler, hepsi hepsi aynı. İstanbul’da mıyım, Berlin’de miyim, Londra’da mıyım, Reading’te miyim? Picnic’te oturmak biraz Readingli hissettiriyor ama Starbucks’ın komşusu yani, o tarafa bakmaman gerek. 

Güzel elbiseli ellerinde çiçekleriyle kadınlar

Daha demin önümden bir kadın geçti. Krem rengi üzerine küçük kahverengi desenleri olan upuzun kat kat bir elbise giyiyordu. Elbisesi en az üç kat, fırfırlı. Üzerinde kahverengi deri bir ceket. Saçları kumral ve küt. Elinde de bir buket. Buketin boyu kısa ama dolgunca. Çiçeklerin ne olduğunu göremedim. Elinde de bir iki poşet, John Lewis’ten alışveriş yapmış. Ayağında düz krem rengi bağcıklı ayakkabılar. Zaten burada ne kadar güzel giyinirlerse giyinsinler altlarında hep düz ayakkabılar. Rahatlar. Elbiseler de genelde bol zaten. Yine de bu kadar rahat giyinmelerine rağmen çoğu kişi kot, tshirt, dümdüz şeyler tercih ediyor. Eh, ben de kendimi zorlayıp etek giydim bugün. Ama bu zorlamaya değer bence. 




okuyorum, yazıyorum.

Geçen gün birileri yeni kararlar almış, her gün düzenli kitap okuyacağım falan demiş. Ben de baktım şaşırdım. Yani ben her gün okumuyorumdur belki ama iyi bir okurumdur, o alışkanlığı kazanmışım dedim. Ve okurken hiç stres de olmuyorum, ay bugün de kitap okumadım diye vicdan azabı yapmıyorum. 32 yaşındayım ve kitap okurum diye tanımlarım kendimi. Hatta pandemiyle birlikte sekteye uğradı, yani nerede nasıl okuyacağımı bilemedim çünkü genelde metroda, otobüs beklerken falan okurum. Ama artık evde de yavaş yavaş bir düzen oturdu. Çorbayı koyup kaynayana kadar okumaya başladım hamdolsun. Yine de metroda okuduğumun tadını vermiyor. 

Her neyse, sonra ben şeyi de fark ettim: ben yazıyorum da. Mesela bu blog, ara ara da olsa yazıyorum. Bundan önce inehk vardı ve çok güzel yazardım ama yayılmaya başlayınca kapatmıştım, onun yasını tutmanın alemi yok. Bilinmek istememiştim. Ama buraya yazıyorum işte. Bunun dışında da bir sürü şey yazıyorum.

Bilgisayarımda farklı farklı dosyalar var. Onları burada yayınlayabilirim zaman zaman diye düşündüm.


Burayı sanırım kimse okumuyor. Okumalarını ister miyim emin değilim. 

Belki twitter'daki arkadaşlarıma bağlantıyı verebilirim.

Onları seviyorum. 

Öyle işte,

daha çok yazmak dileğiyle,

Selamlar

3 Ocak 2022 Pazartesi

Yeni Yıl

Bugün tam da ay'ın da konumundan mütevellit, yeni kararlar almak için ideal bir günmüş. Tam da yeni yıla girdik ve günlerden pazartesi, alalım mı yeni kararlar?

Açıkçası bu yıl yeni, kocaman, ideal kararlar almamam gerektiğinin farkındayım. Yuvarlanıp gidebileyim, günü kurtarabileyim, az az devam edebileyim, kafi.

Allah'ım sen bana yardım et, elimi bırakma. Beni yolundan ayırma. Bana sağlık ver, sıhhat ver, afiyet ver. Annemi, babamı, ailemi koru, onları da yollarından ayırma. Bizlere bolluk ver, bereket ver, helal bol rızık ver. Bizleri hep iyilerle karşılaştır. Bize bu dünyada da ahirette de iyilikler ver.

Bu arada, bugün salı diye gözüküyor. Çünkü blogun saati Türkiye'ye ayarlanmış.

Ben İngiltere'deyim. Ben artık burada yaşıyorum. 

İşsizim, doktora yapıyorum. 

Doktoramı bitirebilecek miyim bilmiyorum, umarım bitiririm ve burada güzel işler bulurum.

Allah'ım, bana hayırlı kapılar aç.



8 Eylül 2021 Çarşamba

Bal Kız'a

 Bal Kız’a


Ah bal kız, biz iki gün önce öğrendik ki, sen tatlı mı tatlı mini mi mini tatlı bir kızmışsın, anneciğinin karnında. Açıkçası anneciğinin karnında olduğunu epey bir zamandır biliyoruz, çünkü varlığın zuhur ettiğinden beri annen öğüre öğüre bir hal oldu. Ne bir şey yiyebildi ne bir şey içebildi, anca çubuk kraker. Biz de “ah çabucak geçse şu aşermeler” diye dua ettik durduk. Sonra senin annenin kanamaları başladı bal kız. Biz de hiç bilmeyiz böyle şeyleri, nedir ne değildir, hiç anlamadık, “hiç kıpırdamadan yatacaksın” dediler, annen de yattı. Babacığın da annene bir güzel baktı. Ah bal kız. 


Ben İngiltere’den gelir gelmez annenin penceresine gittim, camdan el salladım ona. Anneni bir görmeliydin, sanki bir melek! Bembeyaz olmuş ama o beyazlık annelikten, masumluktan, parıldamaktan, nasıl desem, ah bal kız. Sonra biraz iyileşelim diye bekledik, hastalık bulaştırmayalım dedik annene, biz beklerken anneciğin de hastaneye gitti. Oradan bize haber verdi işte, senin 17 haftalık bir kız çocuğu olduğunu ama 15 haftalık kadar olduğunu ve tutunamadığını, artık annenin hayatını tehlikeye attığını, gebeliğe son verileceğini.


Bal kızım, işte o zaman işler değişti. Biz anladık ki sen annenin bu dünyada makamını yükseltmeye gelmişsin. Ah benim hafımızın sanki orada tâcı yokmuş gibi, ipekten elbiselerle Kur’an okuyup okuyup yükselmeyecekmiş gibi bir de onu karşılayan bir kızı olacakmış, meğer sen onun habercisiymişsin. 


Daha demin anneni aradım, sesi yorgun ama güzel geliyordu. Bilmem ki neler hissetti kim bilir, Allah’a çok yakın bir an olmalı, içinden bir can çıkıyor, onu veren Allah, alan Allah. Bir yandan senin de canın devam etmeli. Ah, belki de annenin her şeyden daha önemli olanın kendi olduğunu fark etmesi gerekiyordu, öyle mi dersin? Ah bal kız. Sen bizim dünyamıza geldin de bize ne söylemek istedin?


Bu arada ben Merve Teyzen, senin annenin liseden beri en yakın arkadaşı. Yani en yakın arkadaşlarından biri. Annenin bir sürü yakın arkadaşı vardır, hepsi de en çok onu sevdiğini düşünür. Ama bence bir tek bize söylüyor “seçilmiş kız kardeşlerim” diye. Bu durumda sen de bizim “seçilmiş yeğenimiz” oluyorsun. Ayrıca ilk kız yeğen olacağın için muhtemelen epey şımartacaktık seni. Melih abin sana kitaplar okurdu, Ahmet Oğuz afacanlıklar yaptırırdı. Ayşegül Teyzen dinazorlarıyla oynatırdı, Beyza Teyzen çocukları bize kilitlemenin mutluluğuyla yan masada çay içerdi. Ah bal kız, geleydin buralarda iyi eğlenirdik ama gittiğin yer ya da gelemediğin yer o kadar güzel ki, o kadar haklısın ki bal kız!


Burada nasıl dua edilir ki bilemedim. Rabbim bu dünyada da ahirette de güzellikler ver.  Bal kız bu dünyaya varamadı, ahiretinde güzellikler ver ona. Burada da annesine hep iyilikler ver, güzellikler ver. Bal kızı, annesini ve babasını bağışla… Onlara rahmet et, merhamet et, lütfunla muamele et.