21 Ocak 2017 Cumartesi

Emirgan'da Bir Gün

Bir kış günü, İstanbul'da üç kız boğazın bir kıyısında buluşmuş. Kızların isimleri; Ravza, Rümeysa ve Merve’ymiş. Üçü de çok yoğun ve bunaltıcı bir haftanın sonunda kendini Emirgan’da Sakıp Sabancı Müzesi’nde bulmuş. Müzede o gün “Boğaziçi’nde Şıngır Mıngır” adlı sazlı sözlü bir etkinlik varmış. Bir oda dolusu insan, bir yandan Ersu Pekin’in anlatımıyla Boğaziçi’nde insanlar nasıl şarkılar söylermiş, kimler çalarmış, onları öğreniyor, bir yandan da Güzin Değişmez’in sesini, Binnaz Çelik’in kemençesini, Safinaz Rizeli’nin kanununu dinliyormuş. Etkinlik şöyle gerçekleşiyormuş; Ersu Bey anlatıyor, sonra Güzin Hanımlar söylüyor, sonra tekrar anlatı, tekrar müzik, tekrar anlatı öyle, öyle, müzik varken konuşmaya ne hacet, ama bunları da söylemek gerek diye ikilemler arasında bir oda dolusu insan mest oluyormuş. Bu arada Ersu Bey de anlatırken kimi zaman yağlı boya resimler kimi zaman minyatürler üzerinden de gösteriyormuş ki anlattıklarını, tahayyül edebilmeleri kolay olsun. 

Devamını Merve’den dinleyelim.

Defterime küçük küçük notlar alıyorum: 
“Davul başkasının sırtında, tokmak başkasının elinde.”
“Bir yalıda bir elçiye verilen ziyafette 50-60 hanendeden bahsediliyor.”
“Düğünde çalacak eserler için yalıya kapanıp aylarca çalışıyorlar, yeni besteler için.”
“İnsanın tenezzühe ihtiyacı vardır.”

“Homo Ludens - Johan Huizinga, Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme
Kültür, insanın oyuncu özelliğinden dolayı olur.
Oyunun dört özelliği: 
  • Zaman
  • Mekan
  • Oynayanlar biteceğini ve gerçek hayata döneceğini bilirler.”
  • Son derece ciddi bir iş.
“Mehtap Alemleri, Semih Mümtaz’dan okuyor, 1946, Canlı Tarihler, İstanbul, Türkiye Yayınevi sf. 89” 
“Sazın arkasında 200 kayık, yalnız saz dinlenir, ara ‘küreeeek’ nidası.”
“Bin bir geceden bir gece çaldık ya, hamdolsun.”
“Abdülhak Şinasi de mehtapları güzel bir şekilde anlatmış.”
“Müzik mekânsaldır.”

Bir yandan notlar alıp, bir yandan dinlerken bir yandan da dinleyenleri izliyorum. Kimi eşlik ediyor, kimi sadece dinliyor, kimi bir yandan ritim tutuyor. Sonra Ravza, dinleyenler arasında Uğur Derman’ın da olduğunu söylüyor, o mu değil mi diye çokça bakıp, kendisi olduğunu anlayınca, aynı mecliste olmaktan dolayı pek çok seviniyorum. 

Bir ara Ersu Bey kitaptan bize bir bölüm okurken bırakıyor, bize bakıp “bir de Türkçe vardı, onu kaybettik.” diyor, kaybettiğimiz onca şeye üzülürken, bir de giden Türkçemize üzülüyorum, kullandığım kelimelerden utanıyorum. 

Ah. 

Söyleşiden çıkınca sergiyi de dolaşalım diyoruz, Feyhaman Duran’ın sergisi. Bakın şu beyitler çok güzel, alınacak çok ibretler var, fotoğrafını çekelim, paylaşalım arkadaşlarımızla diyoruz. Sonra tablolara bakıyoruz birer birer, hem hattat hem ressam olduğundan dolayı, Feyhaman Bey'in içinde hat olan resimleri ilgimizi çekiyor. Sonra bakıyoruz, sanki bir evin odası sergileniyor, soruyoruz görevliye, Feyhaman Bey’in eşyalarıymış. Ne kadar da güzel, o koltuklar çok küçük değil mi, ayol biz sığar mıyız, tabi sığarız, bak sandalyeden geniş, hantal değiller ya diyoruz. Kim bilir o koltuklarda kimler ağırlanmıştır, neler ikram edilmiş, ne sohbetler edilmiştir. 
Sergiden çıkıyoruz, boğaz kocaman, turuncu bir yük gemisi geçiyor, kocaman dalgalar bırakıyor, dalgalar kabarıyor, bizdeki dertler azalıyor, onca musiki yetmemiş gibi, bir de deniz şifa oluyor. 

Merve sözü bırakıyor.

Üç kız tepeden boğazı temaşa edip de aşağıya doğru inerken aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:
-Böyle bir müzem olsun istiyorum.
-Ben müze değil ya, kütüphanem olsun isterim.
-Ben de kitap kafem olsun istiyorum.

Daha sonra merdivenlere yöneliyorlar, basamaklara karda kışta insanlar kaymasın diye konulmuş paspaslardan kimileri kaymış, onları üçü birlikte adımlarıyla çeke çeke düzeltiyorlar. O sessizlikteki o üç kızın adımları, bir yandan da muhabbete devam edişleri, güzel bir film sahnesi olurdu doğrusu.
Sonrası çokça muhabbet, çokça hayal, çokça dua. 

Merve tekrar söz alıyor.

Ay bunlar olduktan iki gün sonra, facebook’a bir giriyorum, arkadaşım Hatice, sayfasında Çiçek Derman’ın röportajını paylaşmış. İlk okuduğumda da çok sevmiştim, çok da önemli bir yeri vardır bende, çalışmam da lazım ama, büyüklerin nasihatleri vakte bereket olur, okuyayım bir şey olmaz diye tekrar okuyorum:

“Unutamadığınız ev ziyareti?
Üzerimde tesiri büyük olan ev ziyaretini, 30 Aralık 1964 tarihinde, ressam ve hattat Feyhaman (1886-1970) ve Güzin Duran (1898-1982) âilesine yapmıştık. Daha evvelden haber verip, müsaade aldık ve Dr. Süheyl Ünver hocamızın başkanlığında, Uğur Derman, Azade Akar, ablam İnci Birol ve ben (Çiçek Ayan) bu ziyareti gerçekleştirdik. O tarihte henüz nişanlı olduğum için babamın soyadını taşıyordum. Duran’lara Ramazan tebrîki olarak düşünülen bu ziyâret, saat 14.45’de kapı zilini çalarak başladı ve saat 17.00 ye kadar devam etti.”

Ayol resmen benim zamanında özendiğim ev ziyaretini Feyhaman Duran’a yapmışlar, biz de iki gün önce onun resimlerini görmüşüz, yetmemiş, evinden bir bölümünü görmüşüz, uzun uzun incelemişiz, eşyalarını çokça sevip hayaller kurmuşuz. Ondan önce de Uğur Derman’ı görmüşüz, ben Ravza’ya dönüp, hanımı Çiçek Derman’dan bahsetmişim. “11 Kahvesi programında izlemiştim ben onları, sen de izle” demişim. 

Eh oturup da yazayım o zaman bunları, unutmamış oluruz, 2017 yılında, bir cumartesi günü neler olmuş, tarihe not düşelim. Hatta amaç madem tarihe not düşmek, o zaman hikayenin bütünlüğünü düşünmeden şu notları da kısa kısa düşelim:

• O gün üç kere otobüse koşup, üçünde de çok iyi şoförlere rastladık.
• 4 km çok değil ya, yürürüz deyip, 400 metre yürüyüp, üşüyüp, otobüse binmeye karar verdik.
• Şu konuda belgesel çekebiliriz, şöyle bir radyo programı hazırlanabilir dedik.
• Butik bir facebook hesabı açıp, rahat rahat düşüncelerimizi paylaşalım, tartışalım dedik.
• Navigasyonla Ortaköy’de pizzacı bulup, dolu olduğunu öğrenince “Burada başka pizzacı var mı?” dediğimizde adamın ne kadar bozulduğunu gördük. “yok” dedi, ama onu derken “İstanbul’da gerçek tek pizzayı ben yaparım sadece.” iddiasını anladık biz.
• Birbirlerimize diziler, filmler, makaleler tavsiye ettik. (Black Mirror, Predestination, Queen of Katwe, Namık Sinan Turan’ın Feyruz ile ilgili makaleleri)
• Neydi resimlerine baktığımız adamın adı yaa? Fahri? Fay? Dur bakayım, Feyhaman. Aklımızda nasıl kodlayalım? Feyh aman. 

Buraya kadar okuyanlar için de dev hizmet:
Yazıda geçen Çiçek Derman’ın röportajının linki: 
http://www.nihayet.com/turkiyenin-anketi/evi-yuva-yapan-nedir/prof-dr-cicek-derman/

Trt Türk, 11 Kahvesi, Çiçek Derman ve Uğur Derman’ın katıldığı programın linki: https://www.youtube.com/watch?v=oaTzf0qQLTs

Salâh Birsel’in Boğaziçi Şıngır Mıngır kitabı: http://www.dr.com.tr/Kitap/Bogazici-Singir-Mingir-Salah-Bey-Tarihi-3/Salah-Birsel/Edebiyat/Deneme-Yazin/urunno=0000000137629

Oyunlarla ilgili olan kitap: http://www.idefix.com/Kitap/Homo-Ludens/Johan-Huizinga/Arastirma-Tarih/Sosyoloji/urunno=0000000065408?gclid=CjwKEAiA8JbEBRCz2szzhqrx7H8SJAC6FjXXGhT-I0_fPNK_Q56DuJT3Ycu4naeu-a-YMyL0uuCamhoCdLTw_wcB

Namık Sinan Turan’ın makaleleri için:
https://istanbul.academia.edu/NamikTuran

Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki bir dahaki etkinlikleri kaçırmamak için: https://www.facebook.com/pg/SakipSabanciMuzesi/events/?ref=page_internal

2 Şubat 2016 Salı

14.gün - güzel şeyler var son paragrafta

Bir insan niye kendi kendine söz verir ki ya? Boşuna yük ettim kendime. Neymiş? Her gün 20 dakika yazacakmışım da, Word dosyasına ısınacakmışım da. Hey Allah’ım. Tamam, ısındım. Bırakamaz mıyım artık? Neden bırakamıyor muşum ya? Allah Allah! Niye mecbur muşum? Söz vermişim. Tamam arkadaş söz verdim de, o sözü ben vermedim mi? Kendime vermedim mi? Yabancı sayılmam sonuçta verdiğim sözü tutmasam kendimi affedemeyecek miyim? Edeceğim. Ne? Kendime saygım mı olsun? Ay var benim kendime saygım, hep kibar kibar saygılı konuşurum. Hep sizli bizliyimdir. Gerçi sizli bizli olmak da biraz tehlikeli sanki değil mi? Neden siz? Neden biz? Birden fazla kişi mi var? Ne? Kişilik bozukluğu mu dediniz? Ay siz de iş açıyorsunuz başıma. Kendi başıma açtığım işler yetmemiş gibi. Sizlere kendi başıma açtığım işlerden bahsedeyim mi biraz, ne dersiniz?
Ay bahsetmeyeyim bunlardan, çok sıkıcı bunlar. Üf daha sadece beş dakika oldu. Durun ya, aklıma şöyle bir fikir geldi. Şöyle yapsak, hani 20 dakika dedik ya, bence o biraz çok oldu. Böyle onu günden güne azaltsak. Mesela her gün bir dakika azaltsak. Ya da ilaç bırakır gibi, 20 dakika, 15 dakika, 20 dakika, 15 dakika, 10 dakika, 15 dakika, 10 dakika, 5 dakika, 10 dakika, 5 dakika, 5 dakika ve bitti. Bence çok iyi fikir ya. Hem bünyeme de ağır gelmez.

İlaç demişken, en son Cipralex’i böyle bırakmıştım. Allah da bir daha bıraktırtmasın. Kardeşim o ilacı bırakmak başlamaktan daha zormuş. Nasıl bir can sıkıntısıdır öyle. Bağrımı söküp atasım geliyordu.

Cipralex demişken, geçen gün Kübra önümüzdeki arabanın arkasında şöyle bir yazı gördü: “Miras değil, alın teri.” Sen de öyle yazarmışsın falan dedi. Ben de şöyle bir şeyler söyledim. Durun azıcık aşağıda söyleyeceğim ama Kübra’ya söylediğimden daha fazlasını yazacağım. Şunları dedim işte:
  • Miras değil, Kpss ile atandım.
  • Bu araç Cipralex sponsorluğunda alınmıştır.
  • Bu aracın alınmasında bütün kamuoyunun etkisi vardır.
  • Bu aracın alınmasında MEB’in katkısı yok sayılamaz.
  • Bu aracın alınmasında şehrin içine eden plancıların, belediyecilerin, bürokratların ve daha pek çoklarının katkısı vardır.

Kardeşim, siz doğru düzgün ders saati koyaydınız da, o saatte otobüs olaydı da ben araba almayaydım. Gerçi saat doğru düzgün olsa, ben arabayla gidemeyecek kadar trafikli bir yol olacaktı orada. Eh o zaman da şöyle derim, siz şehri adam akıllı düzenleseydiniz de, öyle trafik olmasaydı. Toplu taşımalar yeterli olsaydı, bilmem ne. Siz şöyle bir raylı sistem düzenleseydiniz de uzakları yakın etseydiniz. Siz bizim bekar mı evli mi olduğumuza bakmadan tayin olma hakkı verseydiniz de böyle yollarda sebil olmasaydık. Siz, cipralex içmeye gerek kalmayacak raddeye getirseydiniz de, öyle eline ekmeğini al falan demeyeydiniz de. Ah ulan ah. Çok öfkeliyim size.

Bazen sizi anlayabiliyorum ama yine de bu öfkeme engel olamıyorum.


Neyse ya, akşam akşam böyle sinirli sinirli şeyler yazmak istemiyorum. Güzel şeylerden bahsedelim değil mi? 
Seyahatlerden, yolculuklardan, yolda tanışılan güzel insanlardan, güzel yemeklerden, içilen berrak sulardan, yüzülen serin sulardan, yürünen sıcak kumlardan, dinlenilen ağaç gölgelerinden, taze dallardan koparılan meyvelerden, limonlu dondurmalardan, hasır şapkalardan, parmak arası terliklerden, uçuşan elbiselerden, kiraz küpelerden, boncuklu kolyelerden, mavi denizden, beyaz buluttan, uzaktaki yelkenliden, limandaki cruise’dan, kamaradaki bavulumuzdan, bavuldaki haritadan, haritada işaretli yerlerden, oralarda içilen kahvelerden, buluşulan dostlardan, konuşulan konulardan, verilen davetlerden, gidilen misafirliklerden, ağırlanan misafirlerden, hazırlanan yer yataklarından, temiz çarşaflardan, kalabalık sofralardan, demlik demlik çaylardan, üzerine bir de ikram edilen türk kahvelerinden, yanlarındaki lokumlardan, ah bir şerbetlerden…

1 Şubat 2016 Pazartesi

13.gün - Konya'daki robdöşambrlılar evde ayakkabıyla mı dolaşıyor?

Yahu ben en son perşembe günü yazmışım ama gerçekten sebeplerim var. Biz cuma günü yola çıktık, adapazarına gittik. Üstünüze afiyet ben grip olmuştum. çarşamba ve Perşembe günü yatıp dinlenmeme rağmen grip oldum efendim, başardım. Bir de Adapazarı’na Kübra’yla birlikte gittik, ananemi de aldık teyzemlere geçtik, Ayşegül ablamlar falan. Ohoo cümbür cemaat. Çok afedersiniz, bir tek wc.de yalnız oluyorsunuz. Nasıl yazayım? Yazarım bir şey değil de, bulabildiğim enerjiyi onlarla harcıyordum. Hiç kusura bakma sevgili blog. Yoksa pc. yanımdaydı yani.

Neyse, biz dün…

Var ya, verdiğim sözden dönmemek için bunu yazıyorum şuanda ama iyice sıkmaya başladı bu beni. Böyle ben bunun yerine instagram falan açsam daha mantıklı olacak bence. Oraya yazmaktan sıkılmıyorum sonuçta, her gün de yazacak bir ton şey buluyorum yani. Tabi yeni bir instagram hesabından bahsediyorum. Herkese açık olacak, anonim olacak falan. Aman niye açayım ki? Neyin peşindesin Merve? Amacını unutma, Word dosyasına ısınmak için yazıyorsun bunları. Hem gündüz vakti aklına onca şey geliyor, oturup onları yazsan ne kadar şahane olur di mi? Hakkında yazabileceğin birkaç şeyi sıralayayım mı buraya? Buyur:

  • ·         Hani şu konuşurken sürekli referans verdiğin Grace Elliot’un “Osmanlı’da Bir Konak ve Yeni Kadınlar” kitabındaki misafirlik hallerini tasvir edip, teyzende kaldığında yaşadıklarınla benzerliklerinden, farklılıklardan bahsedebilirsin. Sonra sürekli o cümbür cemaat cumbalı evlerdeki hayata özendiğimizden dem vurup, hakikaten öyle yaşasak günlük hayatımızın bambaşka olacağından, mesela saatlerce twitter’da oyalanamayacağımızdan, bilgisayar başında tek başına dizi izleyemeyeceğimizden falan bahsedebilirsin. Belki de öyle bir hayatı artık istemiyoruzdur. Belki akşam yemeklerinde artık sadece dört kişi olmak istiyoruzdur. Kız çocuk, erkek çocuk, anne ve baba. Belki babamızın akşam dönüşte sofraya buyur ettiği yabancıdan rahatsız olacağız. Çat kapı gelen yaşlı kadından, köyden gelen uzak akrabadan vs.
  • ·         Trt müzik mi, trt türk mü, bir tanesi kapanmış. Onlara mail atabilirsin Merve. 11 kahvesinin başka bir kanalda devam etmesi gerektiğini belirtebilirsin. Çünkü 11 kahvesi sayesinde bizler, normalde tanışma imkanımız olamayan sanatkarlarla, alimlerle vesaire tanışma imkanı buluyorduk. Yeni kitaplar, yeni yazarlar tanıyorduk. Süper şarkılarla tanışıyorduk. İstanbul’un zenginliklerini tanıyorduk. Ufkumuz açılıyordu falan. Şimdiki Pazar günleri öyle mi? Hiç. Kahve bile içmiyoruz artık, yazık.
  • Belediyelerin kültür merkezlerinde yaptığı konserler için de aynı şey geçerli. Normalde ben anneme desem ki, anne şurada konser var, ben gidiyorum. Kimindir, nedir, kimle gidiyorsun vs. bir ton soru. Ama belediyenin konseri var diyince, biliyor ortam nezih, biliyor çok geç saate kalmaz, vs. Bir de böyle halka açık, ücretsiz falan, gönül rahatlığıyla gidebiliyorsun. Hani, o paraya değer mi şimdi diye düşünmüyorsun. Süper konserler oluyor bir de, aklınız durur. Ha bir de şey var tabi, eve yakın. Mesela CRR’de konserlerin daniskası oluyor ama sen oradan o saatte nasıl döneceksin? Araban olmalı, başka çaren yok. Böyle bir metrobüse, metroya falan yakın değil. Yürüsen yürürsün de o saatte olacak iş değil.
  • ·         Bir de şu belediyeler her mahalleye kütüphane açmaya başlasa, süper olacak. Şu bilgi evleri gibi, ders çalışabileceğimiz güzel mekanlar açsa şimdilik ona da razıyız. Kütüphane için ilçe merkezlerine gitmeye de razıyız. Ama şöyle sessiz sakin aydınlık bir yerde ders çalışmayı kim istemez ki? Allah aşkına Türkiye’de ders çalışan insanlardan kaçta kaçının çalışma masası var? Kaçta kaçının kendine ait bir odası var? Kaçta kaçının evi sessiz? Hayatlarımız dizilerdeki gibi değil, bunu kabul edelim. Ya dizi demişken, kesin birileri araştırmıştır, Türkiye’de insanların yüzde kaçı evde ayakkabıyla dolaşıyor? Mesela Konya’da, Çorum’da falan var mıdır eve ayakkabıyla giren insanlar? Hani Konya’nın da evde robdöşambrla dolaşan insanları vardır elbet, onlar evde ayakkabıyla mı dolaşıyor?


28 Ocak 2016 Perşembe

12. gün - ekonomik özgürlük

“Merve, istediğin gibi gidebilirsin tabi, ekonomik özgürlüğün var.”
“Merve, istediğin arabayı alabilirsin tabi, ekonomik özgürlüğün var.”
“Merve, kimseye müdana etmek zorunda değilsin, ekonomik özgürlüğün var.”
Allah aşkına, sizin ekonomik özgürlüğünüz olmadığı için mi gitmiyorsunuz, almıyorsunuz, müdana ediyorsunuz? Hadi be oradan! Bal gibi de gidiyorsunuz, geziyorsunuz, alıyorsunuz, insanlara pek müdana da etmiyorsunuz sanki.
Sizce ben ekonomik özgürlüğüm olduğu için mi gezebileceğim, alabileceğim, sevmediğim insanlarla ilişkimi kesebileceğim? Hadi be, siz de!

Tutturmuşsunuz bir “ekonomik özgürlük” o olduğu zaman bütün sorunları çözeceksiniz. Yok ya, bu dünyanın düzeni öyle mi? Son iki aydır yaşadıklarım, hiç de öyle olmadığını gösteriyor.
1)      İstediğin gibi gidemiyorsun, güvenlik meselesi var, insanların aklının sende kalması var. Öyle “para benim değil mi? İstediğim gibi giderim.” deme artistliğini gösteren varsa gelsin.
2)      İstediğin arabayı alamıyorsun. Belki de Allah “her şeyin elinde olduğunu” bana hatırlatmak için bu süreçleri yaşattı bana. Uzun uzun anlatamayacağım ama paranız olduğu zaman “tak” diye o arabayı alamıyormuşsunuz, Allah’ın nasip etmesi gerekiyormuş. Ayrıca “istediğin” arabayı almak için borç alman ya da bana sürekli büyüklerimiz tarafından tavsiye edilen “kredi çekmen” falan gerekiyor. O zaman da “ekonomik bir kölelik” altına giriyorsunuz, benden söylemesi.
3)      Valla hala insanlara müdana ediyorum. Kelimeyi doğru mu kullandım? Alttan alıyorum, kahırlarını çekiyorum vs demek istiyorum. En başta o ekonomik özgürlüğü bana sağlayan sisteme müdana ediyorum, kölesi falan oluyorum, klişe laflar işte bilirsiniz. Patronuma sinir oluyorum, ama işte parası iyi diye sesimi çıkarmıyorum.
“Sen ne anlarsın bir insanın ekonomik olarak birine bağımlı olduğunda ne çektiklerinden?” falan demeyin hiç. Ben bunları o yüzden yazmadım. Ben, insanın ekonomik özgürlüğe sahip olması “her şeye” sahip olması demek değil, onu belirtmek istiyorum.
Yoksa bir insanın kendi yaşamanı idame ettirebilmesi için gerekli şartlar sağlanmıyorsa, sağlansa da başına kakılıyorsa, bu dünyanın en çirkin şeylerinden biridir, farkındayım.

Ben diyorum ki, sürekli bunu deyip de insanları ekonomik özgürlükleri olduğunda her şeyi yapabileceklerine inandırmayın.  

Sonra üzülüyorlar.

27 Ocak 2016 Çarşamba

11. gün - seyahat hazırlıkları

Bu yaz ki yolculuğum için hazırlıkla yapıp duruyorum. Daha neresi olacağını tam netleştirmedim, ama aklımda iki şey var. Birincisi Rusya’ya gidip, oradan Avrupa’ya inmek, trenle Avrupa’yı dolaşmak. Tahmini de süre de 2 ay. Öyle yuh falan demeyin, bence çok değil. Eğer çok pahalı gelirse geçerim Balkanlara, oradan tıngır mıngır gelirim ülkeme. Buna karar vermek için erken bence.
İkinci rota ise, umre yapıp Güney Afrika’ya gitmek. Eğer Güney Afrika’ya gidersem Ayşegül ve Yunus Emre de benimle gelir. Abimlerin evinin müsaitlik durumunu bilmiyorum ama işler netleşince onu da konuşuruz. Bu gezi işleri biraz son anda belli oluyor sanki. Bir aksilikler, bir haller.

Bileti o yüzden bir an önce almak lazım bence. Bilet aldığın zaman gitmek zorunda oluyorsun çünkü. Gerisi her türlü hallolur.

Ben şimdiden takip ettiğim gezi bloglarında gördüklerimi not almaya başladım. Rusya’da Petersburg’da kalacağım hostel belli mesela. He bu arada, Rusya demişken, kime yazın Rusya’ya gideceğim desem, “bence gitme” diyor. Ben haber izlemeyen, gazete okumayan, gündemden bihaber bir insan olduğum için haberim yok tabi. Sadece twitter’da üzerine yapılan esprileri takip ediyorum. Rusya’yla da aramızın nane limon olduğunu biliyordum da, o kadar mı kötü arkadaş?
Şu gündemi takip meselesinde de bir iyi bir kötü taraf var. İyi tarafı, takip etmediğim için korkmuyorum. Kötü tarafı, takip etmediğim için tehlikeyi bilmiyorum. Merak ettiğim şey de şu: tehlike gerçekten var mı? Bence yok ya, medya abartıyordur.

Bunu da buraya yazayım da sonra gelip “hakikaten abartıyormuş” ya da “hee, abartıyormuş” derim.

Biz bizim yolculuk hazırlıklarına geri dönelim. Kıyafet olarak ne götürülebilir, onu kavramaya çalışıyorum. Bu seneki bizim Balkan seyahatinda ben şunu farketmiştim: o kadar da abartmaya gerek yokmuş. Birkaç fazla eşya o kadar da yük olmuyormuş. Tabi bizim balkan seyahatinde biz çantaları pek taşımadık. Çok şükür, sadece bir gün taşımıştık. O gün de ağzımız kulaklarımızdaydı. Hey millet, evet biz backpackers, sizden naber? Havalardaydık.  

Bloglara bakıyorum, insanlar yanlarına aldıkları eşyaların listesini yapıyorlar. İyi hoş da o erkeklerin ya da kızların hiçbiri benim kadar uzun kollu, bacaklı kıyafetler giyinmek zorunda değil. Hele yazın kız-erkek hepsinin işi çok kolay, şort, t-shirt, oh ne ala. Bir kere benim haşama olayım var. Haşama bu ya. Denize girmek istiyorsan, taşıcaksın arkadaş.

Avrupa seyahatime taşımayı düşünmüyorum. Ama Güney Afrika’ya götürürüm arkadaş. Avrupa’da da İsveç’e gittiğimde keşke götürseymişim, ben evden çıkıp da sabah yürüyüşü yaparken denize girebileceğimi bilmiyordum. Olsun, başka zamanda nasip olur.

Hem umudumu kaybetmeyeyim, belki daha hafif, kolaycacık kuruyan haşamalar yaparlar da onları atarız çantamıza. Amaan, Allah bize en güzel yerlerde en güzel şekilde yüzmeyi nasip etsin, Allah büyük, biz de büyük düşünelim.

Şöyle tiril tiril ve kırışmayan kumaştan iki tunik işimi görür bence, tüm seyahat boyunca. Hani yıkayınca da hemen kurusun. Üşürsen üstüne bir şey giyebilesin. İçine de tshirt giyebilesin.

Ayakkabı konusunda yürüyüş ayakkabıları hafif zaten, onları çantana koyacaksın. Sandaletlerle yola çıkacaksın. Üşüdükçe çorap giyeceksin.

Asıl ne dicem size, dün mango’dan bir elbise aldım. Böyle şifon, mavili, upuzun. Astarı da penye. Üzerine kot ceket giyip akşamları sahilde yürümelik. Onu böyle atarım çantaya oh, hem serin, hem de kendini güzel hissediyorsun.

Kendini güzel hissetmen önemli. Biz Bosna’da kendimizi güzel hissedelim diye, “made in Turkey” başörtüler almış kızız şunun şurasında. Bir şifon elbiseyi mi taşıyamayacağız?

Ayrıca İngiltere’de ben akşamları çok üşümüştüm, o yüzden bir tane sıcak tutan taytı da eksik etmemeyi düşünüyorum. Pantolunun altından giyiveririz.

Böyle işte, şimdilik listelere göz atıyorum, nerede nasıl ucuza seyahat edilir, onları araştırıyorum. Allah bizlere hayırlı seyahatler nasip etsin, yollarda hep güzel insanlarla karşılaştırsın. Ufkumuzu açsın, rahmetini üzerimizden eksik etmesin. Ha bir de, Allah bizlere güzel yol arkadaşları nasip etsin.

Amin.

Avrupa için bir yol arkadaşım henüz yok. Henüz.



26 Ocak 2016 Salı

10.gün – bir yemek hikayesi

Böyle sofra başındayız, arkadaşlarla. Lezzetli mi lezzetli bir yemek yiyoruz. O kadar lezzetli ki, bir lokma alıyoruz, uff ne harika ya diyoruz, tadına varıyoruz. Sonra lafa dalıyoruz. Ne kadar lezzetli olduğunu unutup, bir lokma daha alıyoruz, uff..

Bir yandan bebek arabasında bebek var, onun da ağzına bir lokma koyuyoruz. Kimimiz yoğurdumuzdan bir kaşık veriyor, hanimiş teyzenin gülü? Ne de güzel yoğurt yermiş benim yiğenim, oyy bir tanesi.

Sonra devam ediyoruz, valla ben senin o yönünü hep takdir etmişimdir, hep kendime örnek almışımdır cicim, bence en iyisini yapmışsın.

Annesi oradan özenle soğutulmuş çorbadan bir kaşık veriyor, pardon ben bir tane sıcak su alabilir miyim? Yok, kaynar değil, dışarıdan olsun. Oda sıcaklığında.

Sonra yemekler bitiyor, salataların suyuna ekmek banılıyor, kaşıklar tabakların üzerlerine konuluyor. Ellerinize sağlık, teşekkür ederiz. Ay çok iyi olur, benimki açık olsun, benimki de. Benimki normal olsun, benimki de.

Tatlı yer miyiz bakışları atılıyor, ben yerim, ben bir taneyi bitiremem, o zaman biz paylaşalım. Ayy, ayva tatlısı varmış, siz ne yiyeceksiniz?

Tatlılar yeniliyor, çaylar içiliyor, laf lafı açıyor, saatin kaç olduğunu bilinmiyor, ben bir çay daha alabilir miyim?

Sonra yavaştan ayaklanılıyor, durun bende bozuk var, bende bütün var. Ben veriyim, siz bana verin. Şunlar bahşiş olsun.

Dışarı çıkılıyor. Hava çok güzel, biraz yürüyelim mi?

Sonra komik anılar anlatılıyor, duruluyor, arkadaşın kolu tutuluyor, kahkahalar koyveriliyor, hatta yaya trafiği aksatılıyor, ay pardon teyzecim, buyurun buyurun.


25 Ocak 2016 Pazartesi

9.gün - evlerinin önü yonca

Karman çorman bir günün sonunda, bir acayip mekanda otururken, masa başında bir ton güzel konu konuşulduktan sonra arka fonda çalan müzik dikkatimi çekti: "Evlerinin önü yonca"

Bir gün daha ne kadar güzel olabilir ki?

Tamam tüm gün güzel değildi, hatta ben o türküyü farkettiğimde sinirlerim kaşlarım çatık çatıktı ama bunları buraya yazmayacağım. Güzelleri yazalım, güzelleri hatırlayalım değil mi?

Asıl o türküden daha da güzeli bence dağılırken herkesin "evlerinin önü yonca çaldı, farkettiniz mi?"  demesiydi. Ondan önce de ara ara güzel şarkılar çaldı ama evlerinin önü yonca'nın çaldıkları kayıt da çok güzeldi.


Bu arada daha demin "sofra başında" diyecektim, baktım olmadı, "masa başında" dedim. Bir masa ile sofrayı ayıran nedir? Sofra sanki sadece evde, misafirlikte falan olur değil mi? Bir kafede, bir lokantada sofra olmaz, orada masa olur. Sofra olması için ayakkabıların çıkarılmış, tertemiz bir evde olmak gerekiyor sanki. Hatta benim zihnimdeki sofrada bağdaş kurulup oturulmuş, sofra bezinin kenalarlı kucaklara çekilmiş, bir sini etrafında yemek yiyen aile geliyor. Bir yandan muhabbet ediyorlar vs. Yıllardır öyle yemek yemediğim halde. Çocukken yerdik ama onda da muhabbet etmezdik, babam televizyon seyrederdi, haber. Biz sesimizi çıkartacak olsak "Haber dinliyoruz burada" "bi dakika" "şşş" falan denirdi. Ne acı değil mi? Neyse konumuz bu değil şimdi. Konumuz neydi ya? Gün içinde rastladaığımız müzikler olsun konu. Olsun mu? Oldu bil.

Rastladığımız müzikler demişken, Greenwich'te dolanıyorum bir gün. Aa şu tarafa da gideyim, o bina ne ki acaba? diyordum. Music college miymiş artık neyse, böyle binanın etrafında dolaşırken hep şey yapanları duydum. Sabahtan beri hatırlamaya çalışıyorum, ne deniyor onlara? Prova yapanları mı? prova da değil tam, Çocuk daha güzel çalmak için çaba gösteriyor. Alıştırma yapmak gibi, egzersiz yapmak gibi. Mevzu bahis müzik olunca o etüt çalışmalarına ne deniyor?

Neyse.

Ben sevdiğim arkadaşlarıma dua ederken, Allah'ım en güzel nağmelerle karşılaşsınlar diye dua ederim. Mesela sen sokakta yürüyor olacaksın, o sırada bir evin önünden geçiyorsun, pencere açık, bir anne çocuğuna ninni söylüyor. Ya da tarlanın kenarından geçiyordun, birisi dertli dertli türkü söylüyor. Bir okulun yanından geçiyorsun, sınıfça koro söylüyorlar. Bence dünyanın en güzel şeylerinden biri.

Allah bizleri güzel sofralarla, güzel müziklerle karşılaştırsın.

Amin.